Prof. Dr. Zakir Avşar: Mutlak butlan mutlak ayrılığa gidiyor mu?

ANKARA – BHA Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar’ın ”Mutlak butlan mutlak ayrılığa gidiyor mu?” başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi: ”Cumhuriyet Halk Partisi’nde uzun süredir gözlemlenen iç gerilimlerin son dönemde yaşanan siyasal ve hukuksal gelişmelerle birlikte yeni bir aşamaya geçtiği söylenebilir. Bu yeni aşama, klasik anlamda bir hizip mücadelesinden veya dönemsel […]

Haz 15, 2026 - 11:05
Prof. Dr. Zakir Avşar: Mutlak butlan mutlak ayrılığa gidiyor mu?

ANKARA – BHA

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar’ın ”Mutlak butlan mutlak ayrılığa gidiyor mu?” başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

”Cumhuriyet Halk Partisi’nde uzun süredir gözlemlenen iç gerilimlerin son dönemde yaşanan siyasal ve hukuksal gelişmelerle birlikte yeni bir aşamaya geçtiği söylenebilir.

Bu yeni aşama, klasik anlamda bir hizip mücadelesinden veya dönemsel liderlik rekabetinden ziyade, partinin siyasal yönelimi, örgütsel meşruiyeti ve iktidar stratejisi üzerine kurulu çok katmanlı bir ayrışmayı ifade etmektedir.

Bu nedenle bugün CHP’de yaşanan süreci yalnızca bir genel başkanlık tartışması ya da kadro çekişmesi olarak değerlendirmek yetersiz kalır. Asıl mesele, Türkiye’de merkez solun nasıl temsil edileceği, muhalefetin hangi yöntemlerle iktidar alternatifi üretmeye çalışacağı ve siyasal mücadelenin hangi toplumsal koalisyon üzerinden yürütüleceği konusunda ortaya çıkan farklı paradigmalardır.

Siyasal partiler literatüründe büyük kitle partilerinin zaman içinde farklı eğilimleri bünyelerinde barındırması olağan kabul edilir. Özellikle toplumsal tabanı geniş, tarihsel yükü ağır ve devlet geleneğiyle güçlü bağları bulunan partiler, homojen yapılardan çok farklı çıkar gruplarını, ideolojik kümeleri ve siyasal stratejileri aynı çatı altında toplayan koalisyonlar olarak işlerler.

CHP de uzun yıllardır bu niteliği taşıyan bir parti görünümündedir. Parti içinde sosyal demokrat, ulusalcı, liberal, merkezci, yerel yönetim odaklı pragmatik, yolunu bulmuş ve daha ideolojik sol çizgileri temsil eden çeşitli damarlar birlikte var olabilmiştir. Ancak bu farklılıklar uzun süre ortak bir kurumsal aidiyet ve örgütsel disiplin içinde dengelenirken, son yıllarda bu dengeyi sağlayan mekanizmaların ortadan kalktığı görülmektedir.

Bugün ortaya çıkan ayrışma, ilk bakışta ideolojik bir bölünme gibi görünse de özünde yolsuzluk ve yozlaşma ekonomisine bağlı paylaşım tartışmasıdır. Bir tarafta yerel seçimlerde elde edilen başarının ortaya çıkardığı yeni siyasal hattı ve rantı kurumsallaştırmak isteyen, belediyeleri iç iktidar değişiminin motoru olarak gören ve bu ekosistem üzerinden ülkede iktidarı hedefleyen bir yaklaşım bulunmaktadır. Diğer tarafta ise partinin tarihsel kimliğinin, örgütsel sürekliliğinin ve geleneksel seçmen tabanının korunmasını önceleyen, yolsuzluk ve yozlaşmayla malul kişilerin partiyi işgal ettiğini, bir dönüşüme tabi tuttuğunu ve bu hızlı dönüşümlerin parti kimliğini aşındırabileceğini düşünen bir anlayış yer almaktadır.

Bu iki yaklaşım arasındaki farklılık devlet-toplum ilişkilerinden muhalefet tarzına, ittifak siyasetinden aday belirleme süreçlerine kadar uzanan geniş bir alanda farklı çıkarlar ve tahayyüller üretmektedir.

Ancak son gelişmelerle birlikte bu fikir ayrılıklarının ötesinde daha derin bir meşruiyet sorunu ortaya çıkmıştır. Parti içi güç mücadelesi, artık “hangi siyaset izlenmeli?” sorusuna değil, “partinin gerçek temsilcisi kimdir?” sorusuna dönüşmektedir. Siyasal partiler açısından bu tür meşruiyet krizleri, ideolojik ayrışmalardan daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Çünkü ideolojik farklılıklar ortak bir kurumsal çerçevede yönetilebilirken, meşruiyetin tartışmalı hâle geldiği durumlarda örgütsel sadakatler çözülmeye başlar ve parti bir bütün olarak hareket etme kapasitesini kaybeder. Nitekim, bunlara bağlı olarak şimdilik, hukuken tek bir parti yapısı korunuyor gibi görünse bile, siyasal işleyiş bakımından çift başlı bir organizasyon oluşmuştur…

Gelinen noktada “fikrî bölünme” ile “fiilî bölünme” arasındaki fark önemlidir. Fikrî bölünme, aynı kurumsal çatı altında farklı siyasal vizyonların varlığını ifade eder. Fiilî bölünme ise karar alma süreçlerinin, siyasal sadakatlerin ve örgütsel aidiyetlerin iki ayrı merkez etrafında şekillenmeye başlamasıdır.

Siyaset bilimi açısından partiler tüzükleri ve resmi organlarıyla olduğu gibi, fiilen kararların nerede alındığı ve seçmen nezdinde otoritenin kim tarafından temsil edildiği üzerinden de tanımlanırlar.

Şu anki yapının en önemli sonucu, partinin stratejik karar alma kapasitesinin zayıflamasıdır. Aday belirleme süreçleri, ittifak görüşmeleri, parlamenter siyaset ile yerel yönetimler arasındaki koordinasyon ve cumhurbaşkanlığı adaylığı gibi kritik konular, doğal olarak farklı güç merkezlerinin pazarlık alanına evrilmiştir.

Bu durum böyle tatsız seyretmese idi, kol kırılır yen içinde biçiminde cereyan etseydi elbette demokratik çoğulculuk olarak yorumlanabilirdi. Ancak öyle olmadı… Kıyasıya ve amansız kavga ayyuka çıktı. Elbette yeni durumun uzun vadede seçmen davranışı üzerinde olumsuz etkiler üretme ihtimali yüksektir.

Siyasal psikoloji çalışmalarında seçmenlerin önemli bir kısmının, özellikle iktidar alternatifi arayan kararsız grupların, iç çatışmaları yüksek partilere karşı temkinli davrandıkları görülmektedir. Çünkü seçmen, bir partinin hangi politikaları savunduğuna bakarken, bu politikaları uygulayabilecek örgütsel kapasiteye sahip olup olmadığına da bakar. Sürekli iç mücadele görüntüsü veren partiler, kendi içlerinde uzlaşamayan yapıların ülkeyi yönetme konusunda da zorlanacağı algısıyla karşı karşıya kalabilirler.

Diğer taraftan, CHP’de yaşanacağı artık aşikar olan kalıcı bir fiilî bölünmenin etkileri yalnızca partiyle sınırlı kalmayacaktır. Türkiye’de son on yılda muhalefet siyasetinin büyük ölçüde CHP ekseninde şekillendiği düşünüldüğünde, bu partide yaşanacak bir parçalanmanın bütün muhalefet blokunun koordinasyon kapasitesini etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.

Muhalefetin diğer bileşenleri, hangi merkezle ilişki kuracakları ve hangi siyasal hattı destekleyecekleri konusunda belirsizlik yaşayacaklardır. Bu durum, özellikle başkanlık sistemi altında son derece kritik olan ortak aday belirleme ve seçim stratejisi oluşturma süreçlerini daha karmaşık hâle getirecektir. Başkanlık sistemlerinin temel özelliklerinden biri, geniş koalisyonları ve seçim öncesi ittifakları zorunlu kılmasıdır.

Burada dikkat çekici olan husus, Türkiye’deki seçim sisteminin parçalı muhalefeti cezalandıran, konsolide olmuş iktidar bloklarını ise ödüllendiren bir mantıkla işlemesidir. Siyasal sistemler literatüründe bu durum “koordinasyon problemi” olarak adlandırılır.

Muhalefet aktörleri ideolojik olarak birbirine yakın olsalar bile ortak hareket etme kapasiteleri zayıfladığında, toplam oy oranları yüksek olsa dahi siyasal sonuç üretme güçleri azalabilir. Bu nedenle CHP’de uzun süreli bir iç bölünmenin ilk ve en doğrudan kaybedeni her iki blok ve bunların müttefikleri olacaktır.

Bununla birlikte, tarihsel perspektiften bakıldığında siyasal partilerdeki büyük iç kırılmalar her zaman kalıcı zayıflama ile sonuçlanmamıştır. Bazen bu tür krizler, partilerin ideolojik sınırlarını yeniden tanımlamalarına ve yeni bir siyasal denge üretmelerine de yol açmıştır.

Avrupa’daki birçok sosyal demokrat partinin dönüşüm süreçleri incelendiğinde, geleneksel işçi partisi kimliğinden daha geniş merkez-sol koalisyonlara evrilirken ciddi iç çatışmalar yaşadığı görülmektedir.

CHP’nin de benzer bir eşikte bulunduğu ileri sürülebilir mi peki? Burada en büyük handikap bölünme gerekçesidir. Bir taraf diğer tarafı yolsuzluk ve yozlaşmayla kirlenmekle suçluyor, diğer taraf ise karşıtını demokrasi ve hukuk dışı davranmakla…

Eğer parti içindeki farklı eğilimler kurumsal bir uzlaşma zemini arasalar ve birbirlerini tasfiye etmeye yönelik değil, birlikte var olmaya dayalı bir denge geliştirebiliyor olsalardı, bugünkü kriz ileride yeni bir siyasal sentezin başlangıcı olarak da değerlendirilebilirdi. Ama mevcut şartlarda ve ayrılık gerekçelerine bakınca bu pek mümkün değil…

Ancak mevcut dinamikler dikkate alındığında daha olası görünen senaryo, resmî bir bölünmeden ziyade bir süre daha bir fiilî çift başlılıktır. Tarafların iç iktidar mücadeleleri aynı çatı altında, hukuki yapı üzerinden ve birbirlerine yönelik salvolarla devam edecektir. Bunun temel nedeni, CHP’nin köklü bir siyasal parti, güçlü bir tarihsel marka, yaygın bir örgüt ağı ve büyükşehir belediyeleri üzerinden önemli bir kurumsal kapasiteyi temsil etmesidir.

Bu kadar köklü bir yapının iki ayrı partiye ayrılması yüksek maliyetler doğuracaktır. Fakat aynı çatı altında kalmak, ortak bir siyasal yönelim oluşturulabildiği anlamına gelmez. Aksine, örgüt ile yerel yönetimler, genel merkez ile popüler siyasal figürler ve geleneksel taban ile yeni seçmen kümeleri arasında uzun süreli bir denge mücadelesi devam edecek gibi.”

>